BURDURDA TEHDİT SADECE MİLLETVEKİLİNE YAPİLMADİ. İŞTE AYRINTILAR
İÇİŞLERİ BAKANI BU SIKINTILARI BİLİYORDU. NEDEN ÖNCEDEN ÖNLEM ALMADI
HABERİN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ: TEHDİT İDDİASI BİR VEKİLLE SINIRLI DEĞİL
Burdur'da Vali Tülay Bilgihan Baydar'ın AK Parti Burdur Milletvekili Prof. Dr. Adem Korkmaz'ı tehdit ettiği iddiası Türkiye'nin gündemine oturdu.
Ulusal basın haberi gördü.
Televizyonlar tartıştı.
Gazeteler manşetlerine taşıdı.
Ancak benim açımdan asıl mesele, haberin Türkiye'ye taşınan kısmından çok, Halkın Sesi canlı yayınında konuşulan fakat ulusal basının büyük bölümünün görmediği ayrıntılarda saklı.
Çünkü mesele yalnızca Adem Korkmaz'ın “tehdit edildim” iddiası değildir.
Asıl mesele, tehdit ve baskı iddialarının yalnızca bir milletvekiliyle sınırlı olmadığının ileri sürülmesidir.
Muhtarlar...
STK temsilcileri...
Siyasi parti il başkanları...
MHP yöneticileri...
Ve gazeteciler...
“EZERİM” İFADELERİ BELGELERDE
Adem Korkmaz'ın Halkın Sesi'nde anlattığı en önemli konulardan biri de su sayaçları meselesiydi.
Burada önemli bir ayrıntının altını çizmek gerekiyor.
Korkmaz'ın iddiası yalnızca “bana böyle anlatıldı” seviyesinde değil.
Kaymakamların muhtarlara yönelik kullandığı ileri sürülen “ezerim” ve benzeri tehdit ifadelerinin Adem Korkmaz'ın elindeki belgelerde bulunduğu ifade edildi.
Yani burada araştırılması gereken somut belgelerden söz ediyoruz.
Bazı muhtarlara, Vali'nin talimatı gerekçe gösterilerek baskı yapıldığı, “Ezrrim ,defterlerini incelerim” ve benzeri ifadeler kullanıldığı yönündeki iddialar da yayında gündeme geldi.
Eğer bu belgeler gerçekten mevcutsa, yapılması gereken çok açık:
Belgeler incelenmeli, adı geçen kişiler dinlenmeli ve iddialar araştırılmalıdır.
Çünkü muhtar, devletle vatandaş arasındaki en önemli yerel temsilcilerden biridir.
Bir muhtar kendisini bir kamu görevlisinin baskısı altında hissediyorsa, bunun siyasi polemik konusu yapılmadan araştırılması gerekir.
“BU SADECE BENİMLE İLGİLİ DEĞİL”
Adem Korkmaz'ın sözlerinde belki de en fazla üzerinde durulması gereken nokta buydu.
Korkmaz, yaşananların yalnızca kendisiyle ilgili olmadığını söyledi.
Muhtarların, STK temsilcilerinin ve siyasi parti yöneticilerinin de baskı ve tehdit iddialarıyla karşı karşıya kaldığını ifade etti.
İşte ulusal basında haberin büyük ölçüde atlanan bölümü burasıdır.
Çünkü bu iddia doğruysa mesele artık iki kişi arasındaki bir tartışma değildir.
Bu, Burdur'da kamu gücünün nasıl kullanıldığı sorusudur.
MHP CEPHESİNDEKİ KULİSİN GERÇEK YÜZÜ
Ben “Halkın Sesi” canlı yayınında MHP Burdur İl Başkanı Mustafa Gün'le ilgili bilgileri de gündeme taşıdım.
Burada önemli bir gazetecilik ayrıntısını yeniden anlatmak istiyorum.
MHP İl Başkanı'nın açıklama yapacağı bilgisi tarafıma ulaştığı için, kendisinin henüz kamuoyuna açıklamadığı konuları “kulis bilgisi” olarak aktardım.
Ancak edindiğim bilgiye göre MHP Genel Merkezi'nden gelen telkin nedeniyle açıklama yapılmasının önüne geçildi.
Yani mesele kamuoyuna çıkmadan önce siyasi kanallarda konuşuluyordu.
Benim gazeteci olarak bildiğim ve somut olarak söyleyebileceğim şudur:
Bu iddialar MHP Genel Merkezi'ne ulaştı.
Doğrudan İçişleri Bakanı'na da aktarıldı.
Aynı şekilde Adem Korkmaz'ın da sorunlarını doğrudan İçişleri Bakanı'na aktardığı bilgisi var.
O halde soru artık kaçınılmaz:
İÇİŞLERİ BAKANLIĞI NEDEN DAHA ÖNCE DEVREYE GİRMEDİ?
Bir tarafta AK Parti'nin Burdur milletvekili...
Diğer tarafta Cumhur İttifakı ortağı MHP'nin Burdur İl Başkanı...
Ve her iki taraftan da İçişleri Bakanı'na ulaştırıldığı ifade edilen ciddi iddialar...
Peki neden kriz büyüdü?
DÖRT AYLIK RANDEVU MESELESİ
MHP İl Başkanı'nın yaklaşık dört aydır Vali'den randevu alamadığı ve vatandaşların sorunlarını Vali'ye aktaramadığı yönündeki bilgi de bu tablonun bir başka parçası.
Cumhur İttifakı ortağı bir siyasi partinin il başkanı, ilin Valisiyle vatandaşların sorunlarını görüşemiyorsa burada da kamuoyunun bilmesi gereken bir sorun vardır.
Dahası, protokolde Vali'nin eşini selamlamadığı gerekçesiyle kendisine,
tehditte bulunulduğu yönündeki iddia gündeme geldi.
MHP Ocak Başkanı'nın ise işçi alımındaki kura çekimiyle ilgili usulsüzlük iddiasını gündeme getirmesinin ardından Vali Yardımcısı üzerinden baskı gördüğü yönündeki bilgiler de tarafıma ulaştı.
Bunlar çok ağır iddialardır.
Ve tam da bu nedenle araştırılmalıdır.
28 ŞUBAT: “BEN BEDEL ÖDEDİM”
Halkın Sesi yayınında gözlerden kaçan bir başka önemli bölüm ise Adem Korkmaz'ın 28 Şubat süreciyle ilgili sözleriydi.
Korkmaz, geçmişte 28 Şubat sürecinde açığa alınan ve bunun bedelini ödeyen bir akademisyen/siyasetçi olduğunu hatırlatarak,
“28 Şubat'ta açığa alınan, bedel ödeyen biriyim.”
anlamındaki ifadelerle kendi geçmişine dikkat çekti.
Bu cümle aslında bugünkü tartışmanın onun açısından neden yalnızca sıradan bir bürokratik anlaşmazlık olmadığını da anlatıyor.
Çünkü 28 Şubat Türkiye'de devlet gücünün vatandaş, siyasetçi, akademisyen ve toplum üzerinde nasıl kullanılabildiğine ilişkin en ağır dönemlerden biri olarak hafızalara kazındı.
Bugün o dönemin mağduru olduğunu söyleyen bir milletvekili, yine bir kamu makamıyla yaşadığı gerilimi anlatıyorsa, bunun üzerinde düşünmek gerekir.
Korkmaz'ın mesajı bana göre şuydu:
“Ben devlet gücünün yanlış kullanılmasının ne demek olduğunu geçmişte yaşadım.”
CUMA NAMAZI SAATİNE KONULAN HALK GÜNÜ
Ve yine ulusal basının görmediği bir başka ayrıntı...
Halk günü.
Adem Korkmaz'ın anlattığına göre halk günü, cuma namazı saatine denk gelecek şekilde planlanmıştı.
Bazı daire amirleri bu durumun farkına vardı ve Vali'ye halk gününün saatinin değiştirilmesini rica etmek istediler.
Konu Korkmaz'a da iletildi.
Burada Korkmaz'ın aktardığı önemli ayrıntı şu:
Vali'nin kadın olması nedeniyle cuma namazı vaktini bilmemiş olabileceği düşünülerek, konunun kendisine bu hassasiyetle aktarılması istendi.
Ancak Vali'nin cevabının:
“Biliyorum.”
olduğu aktarıldı.
İşte bu nedenle konu Korkmaz tarafından gündeme getirildi.
Burada mesele bir “cuma namazı” tartışmasına indirgenmemeli.
Asıl mesele, kamu yönetiminde toplumun dini, sosyal ve kültürel hassasiyetlerinin nasıl dikkate alındığı meselesidir.
Bir kamu yöneticisinin takvim planlamasında böyle bir çakışma yaşanabilir.
Bunda tek başına olağanüstü bir durum olmayabilir.
Ancak konu kendisine iletildiğinde verilen cevap ve sonrasında yaşananlar, Korkmaz'ın anlattığı genel yönetim tablosunun bir parçası olarak değerlendirilmiştir.
GAZETECİLER DE KONUŞULDU
Bir başka önemli ayrıntı daha var.
Adem Korkmaz, kendisi hakkında haber yapan gazetecilere yönelik operasyon niteliğinde baskılardan söz etti.
Bu iddia da ulusal haberlerin büyük bölümünde yer almadı.
Oysa gazetecilik açısından bu son derece önemli.
Çünkü bir kamu görevlisiyle ilgili haber yapan gazeteci üzerinde baskı oluşturulduğu iddia ediliyorsa, bu yalnızca gazetecinin meselesi değildir.
Bu, toplumun haber alma hakkı meselesidir.
Ben gazeteci Hasan Güraksu olarak şunu savunuyorum:
Gazeteci eleştirilebilir.
Haberi yanlışsa düzeltilmesi istenebilir.
Hukuki yollar kullanılabilir.
Ama gazetecinin yaptığı haber nedeniyle sindirilmeye çalışıldığı iddiası varsa, bunun da araştırılması gerekir.
ULUSAL BASIN NEDEN BU AYRINTILARI GÖRMEDİ?
İşte benim asıl itirazım burada.
Türkiye haberi gördü ama haber bütününü görmedi.
Haberin manşeti görüldü.
Ancak Halkın Sesi canlı yayınında anlatılan;
Kaymakamların muhtarlara yönelik olduğu ileri sürülen “ezerim” tehditleri,
Bu ifadelerin Adem Korkmaz'ın elindeki belgelerde bulunduğu iddiası,
Muhtarlar ve STK temsilcilerine yönelik baskı iddiaları,
MHP İl Başkanı'nın yaşadığı ileri sürülen sorunlar,
MHP Ocak Başkanı'yla ilgili iddialar,
MHP Genel Merkezi'ne ulaşan bilgiler,
İçişleri Bakanı'na doğrudan aktarıldığı belirtilen şikâyetler,
28 Şubat geçmişi,
Cuma namazı saatine denk getirilen halk günü tartışması,
Ve gazetecilere yönelik olduğu ileri sürülen operasyon niteliğindeki baskılar
aynı bütünün parçalarıydı.
Fakat bunların önemli bölümü haber olmadı.
ŞİMDİ GÖZLER İÇİŞLERİ BAKANLIĞI'NDA
Artık sorulması gereken soru çok açık.
Adem Korkmaz sorunları doğrudan İçişleri Bakanı'na aktardı.
MHP İl Başkanı'nın yaşadığı ileri sürülen sorunlar da doğrudan İçişleri Bakanı'na aktarıldı.
Üstelik bu iddiaların MHP Genel Merkezi'nin de bilgisi dahilinde olduğu ifade ediliyor.
O halde:
Neden daha önce müdahale edilmedi?
Neden taraflar dinlenmedi?
Neden kriz büyümeden çözülmedi?
Çünkü bugün Türkiye'nin konuştuğu kriz, belki de aylar önce çözülebilirdi.
SORUŞTURMA OLURSA DAHA ÇOK ŞEY KONUŞULUR
Benim gazeteci olarak edindiğim bilgilere göre kapsamlı bir soruşturma yapılırsa bugün isimlerini açıklayamadığımız bazı muhtarlar ve STK temsilcileri de konuşabilir.
MHP İl Başkanı ve MHP Ocak Başkanı'nın da anlatabileceği konular olduğu kanaatindeyim.
İşte o zaman meselenin yalnızca bir milletvekili ile Vali arasındaki tartışma olmadığı daha net anlaşılabilir.
Ama bunun yolu sosyal medya linci değildir.
Hukuktur.
Belgelerin incelenmesidir.
Tanıkların dinlenmesidir.
Tarafların dinlenmesidir.
Gerekirse bağımsız ve kapsamlı bir idari incelemedir.
SON SÖZ
Ben bu yazıyı Vali'yi peşinen suçlamak için yazmıyorum.
Adem Korkmaz'ı da peşinen haklı ilan etmiyorum.
MHP İl Başkanı'nın iddialarını da doğrulanmış hüküm olarak sunmuyorum.
Benim söylediğim çok daha basit:
Bu kadar ciddi iddia varsa araştırılmalıdır.
Çünkü mesele artık yalnızca “Vali milletvekilini tehdit etti mi?” sorusu değildir.
Mesele;
muhtar kendisini güvende hissediyor mu?
STK temsilcisi korkmadan konuşabiliyor mu?
Siyasi parti il başkanı Vali'ye ulaşabiliyor mu?
Gazeteci yaptığı haber nedeniyle baskı görüyor mu?
Kamu görevlileri siyasi veya bürokratik baskı altında mı?
sorularıdır.
Ve bütün bunların cevabını verecek makamların başında İçişleri Bakanlığı geliyor.
Çünkü bilgiler size ulaştı.
Adem Korkmaz size anlattı.
MHP İl Başkanı size anlattı.
Şimdi kamuoyu soruyor:
NEDEN KRİZ BÜYÜMEDEN ÖNCE GEREĞİ YAPILMADI?
Bugün Türkiye Burdur'u konuşuyor.
Oysa belki de bu kriz, zamanında dinleme ve denetleme mekanizması çalıştırılsaydı hiç bu noktaya gelmeyecekti.
Benim “Halkın Sesi” canlı yayınında ortaya koyduğum ayrıntılar bunun için önemliydi.
Çünkü bazen manşet haberin kendisi değildir.
Asıl haber, manşetin altında bırakılan ayrıntılardır.
Ve Burdur'da şimdi tam da o ayrıntıları konuşmanın zamanı.

